Yol arkadaşlarını kaybedenlere

 


Bizim Kazım ile tanışmamızda ortak noktamız Trabzonspor idi kuşkusuz. Ama ben en güzel Trabzonspor marşını söylediğinden değil, o marşı başkalarının okumasına benzemeyecek kadar içten okuduğu için sevmiştim. Genç yaşta yakalandığı kanser hastalığı ile ilgili kendisi ile röportaj yapanlar “Bu yaşta nasıl kanser oldunuz? Çernobil veya ırsi br durum mu var?” dediğinde “Beni Trabzonspor’un şampiyon olamamaı kanser yaptı” deyivermişti. Cenaze töreninin olduğu gün ben 6 yıl bekldiğim eşim ile nişanlanıyodum. İkide bir bakkaldan bir şeyler almak bahanesi ile dışarı çıkıp ağladım. Cenazesine gidemeyip nişanda ağlayıp durmamı gelin olan kızın ruh hali diye yorumlayanlara inat ağladım. Her doğum günü her ölüm yıldönümü ağlarım. Her istiklal turu onu hatırlatır. Her güzel karadeniz türküsü, her tulum ve kemençe sesi....

 

Arabanın ön koltuğuna oturarak taksici ile sohbet eden alçak gönüllü adama bir güle güle diyemedim. Açık havada toplanmış onca kalabalığın içindeki kişilerden biri olmak nasip olmadı bana. Ölümünün ardından rozetinden tişörtüne, heykelinden, belgeseline ve hatta sesine varıncaya paraya, şan ve şöhete tahvil etmek isteyenler türedi. Hatta o kadar ileri gittiler ki ailesine bile haber vermeden izin almadan adına konser düzenlemek isteyenler çıktı piyasaya. Kazım öldükten sonra otaya çıktı “ah ben onu ne çok severdimciler” Kazım ile ilgili mikofonlar bu sahte arkadaşlarına uzandı. Onlar anlattı Kazım’ı, Karadeniz’i, kanseri, tulumu ve kemençeyi, bir de Trabzonspor’u. Gerçek dostlarına o mikrofonlar ve spotlar hiç dönmedi. En yakınındakilerle paylaştıklarını hiç bi zaman öğrenemedik. Çünkü burası Arabistan ve burda da çok bağıraanlar kazanıyor. Ve Kazım’dan bir pop ikonu yaratmak veya onun açtığ pazarı müşterileri ile birlikte iç etmek daha kolayına geliyor insanın. Nasıl diyordu yolu tarif etmek istediği taksiciye Kazım. Soldan ama hep soldan..

1996 yılında İstanbul’a geldiğimde 25 yaşında idim ve kendimi laz sanıyordum. Ogzala (lazcada yürüyüş) diye bir Trekking şirketinin Özcan Yüksek’in fotoğraflarından oluşan bir slayt gösterisinde dil bilen ilk laz ile karşılaştığımda yakınlık kurmak için “ben de lazım” dediğimi hatırlarım. 18 yıl Tabzonun bir dağ köyünde yaşamış biri olarak bir tek kelime lazca bilmediği ve hayatında ilk lazı İstanbul’da gören bir Karadenizli ukalalığı ile ısrar ederek tatıştığımı da hatırlarım adını bile hatırlamadığım arkadaşla. Hayatımda ilk lazı 25 yaşında, ilk aleviyi 22 yaşında ilk Ermeni’yi ise 28 yaşında tanıdım. Adı Hrant Dink idi

 

Tanıdım derken onunla hiç el sıkışmışlığmız, yemek yemişiğimiz ve hatta iki laf etmişliğimiz dahi olmadı. Ben Nuray Mert’in satırlarında tanıdım O’nu. Nuray Mert’i takip et, o yol seni Hrant’a götürür diye tarif almadım ama yol arkadaşını satırlarında ustaca anlatan Nuray Mert sayesinde onun da yazdıklarını da okuma şansım oldu. Hayatına mal olan satırlarının aksine benim cocuk belleğime kazınmış Ermeni imgesini tersyüz eden O ve O’nun satırları oldu. Sevgi, hoşgörü ve dostluk kelimeleri en çok onun satırlarından döküldü. En çok o yazdı biz kardeşiz diye. Doğu Konferansı ile en çok o gitti dünyanın dört bir yanında dini ne olursa olsun kardeşlerinin acısını dindirmeye.

 

Bir soğuk İstanbul günü Hrant Dink’in öldürüldüğü haberini aldığımda o an aklıma Doğu Konferansında beraber yolculuk ettiği arkadaşları geldi. Yol arkadaşını kaybetmek ne acıdır bilirim. Sürekli aynı koltuğa oturan, o koltukta uyuyan, uyanan, su içen, gülen, okuyan  arkadaşınızı arar gözleriniz. Onsuz çıkılan her yolculukta O’nun oturduğu koltuğun baş kısmında kalan başının izi değil gözlerinin nemidir artık.

 

Ölüm yıldönümü kutlandı geçenlerde Hrant Dink’in. En yakınında, en zor ve en anlamlı seyahatlerinde ona yoldaşlık yapmış arkadaşlarına uzanmadı gene mikrofonlar ve spotlar. Gene heykel, rozet, tişört yapıcıları gene ölü sevicileri gene Kazım gibi Hrant Dink’in de sevmediği reklam ikoncuları türedi yanıbaşımızda. Dostluğunu yaşayanların sesinden dinlemek varken O’nu, ölü bedeninden Kalpaklı Kuvva yaratma peşinde olanlardan dinledik. Korkarım ki Doğu Konferansı ile yaptığı onca yolculuğun ne amaçla yapıldığını anlamayanlar, öldükten sonra da bu yolculukların felsefesini kavamak yerine onu meta haline getirip içini boşaltacaklar. Örneğini pek çok aydının katledilmesinden sonra gördüümüz ölü seviciliği arkadaş üzüntüsüne galip gelecektir.

 

Biz biliriz ki bu dünyadan bir Kazım ve bir Hrant geçti. Biri laz biri Emeni. Biz ikisini de çok sevdik. Üstelik kaşılıksız sevdik. Ölü bedenlerinden hiç bir şey beklemeden. Bu toprakların insanı olduğu, kökleri bu topraklarda olduğu, başları bu toprağın üzerindeki masmavi göğe erdiği için sevdik. Dedik ya zordur yol arkadaşlarını kaybetmek. Yola bakar kalır gözleriniz. Yolunu bekleyenler vardır diye. Yollar çağırır seni, bir yol bulup ta yola koyulursun...

 

Bir yol türküsü olsam

Yollar götürse beni

Kağıt sandala binsem

Ahparik* alsa beni

 

 

Yavuz SALTIK

 

*Ahparik: (ermenice) kardeş

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !