TRABZON’DA GELENEKÇİ-YENİLİKÇİ KAVGASI

 

 

“Bu şehrin samimi insanlarının yarattığı efsaneyi tüketenler her kuruşu alın teri ile kazanılmış baba mirasını sorumsuzca tüketen müflis evlatlar gibidir. Kimisi bilerek kimisi bilmeyerek....”
Gelenekçiler ve Yenilikçiler arasındaki mücadele tarihin her aşamasında karşımıza çıkar. “Gelenek” geleneği gereği yeniliklere karşıdır. “Yenilik” ise ismi gibi yeni düşüncelerin hayat bulduğu bir anlayıştır.

Sanattan siyasete, edebiyattan mimariye hayatımızın her aşamasında bu çatışma vardır. İnsanlık çok eski çağlardan bugünlere bu çatışmanın bedellerini ödeyerek gelmiştir. Uzlaşı kültürü işte bu ve benzeri çatışmaların neticesinde gelişmiş bir kavram olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle gelişmiş toplumların en belirgin özelliklerinden birinin de “Uzlaşı Kültürü”nü benimsemiş olmaları gayet doğaldır.

Dünya tarihinde yer etmiş bütün büyük medeniyet ve kültürler, büyüklüğünü ve zenginliğini, tarihinin değişik devrelerinde farklı kültürlerle girdiği ilişkilere borçludur. Gelişen dünyaya ayak uydurmanın, geride kalmamanın, çağı kaçırmamanın anahtarı “Değişime açık olmaktır.” Değişimin asla olmayacağı alanlarda vardır elbet. Din bunların başında gelir. Dinlerin bugünden yarına keyfi veya mekânsal ya da zamansal değişiklikleri kabul etmeyen bir yapısı vardır. Buna rağmen son yılların en tartışılan konularından biri “dinde değişim ve reform” çalışmalarıdır. Dinin değişmez alanını genişleten ve yorumdan kaçınan literalist yaklaşımın “muhafazakâr” eğilime karşı, dinin yoruma açık alanını daha çok kullanan “yenilikçi” eğilim olmak üzere her dinde bu iki temel eğilim daima birbiri ile mücadele halindedir.

Yazar Arnold Toynbee bu durumu, İslam-Batı karşılaşmasını tahlil ederken, Helenizm’in etkisine karşı Yahudiler tarafından gösterilen yenilikçi ve muhafazakâr tavırlarını Zealot ve Herodian kavramlarıyla açıklar. Burada Zealot; yabancı kültürler ve meydan okumalar karşısında kendi içine kapanan, bilinmeyenden teklifsizce kaçan ve geleneksel usullere sarılan tavırdır. Bu tavır bir anlamda dış zorlamalar karşısında eskiye ve özcü değerlere sığınan, deve kuşunun başını kuma gömmesine benzer bir tepkiyi anımsatır. Buna karşılık Herodian tavır ise; bilinmeyenin ve yeni ortaya çıkanın tehlikesinden korunmak için en etkin yolun, onu derinlemesine tanımak ve sırrını keşfetmek olduğunu düşünür ve buna göre hareket eder.

Herodian tavır kendisinden daha güçlü, yabancı bir meydan okuma karşısında, onun taktik ve usullerini kullanarak karşı koyar. Bu haliyle yeniliklere daha açık, bugünü cesurca karşılayarak geleceği kurtarmayı hedefler. Bunun için de “akıl” ve “irade” isteyen etkili bir tavır gösterir. Herodian tavır genellikle kozmopolit nüfusları barındıran, ticarî ve buna bağlı sosyal hareketliliği oldukça yüksek, büyük şehirlerde gelişirken, Zealotluk ise, daha çok ticarî güzergâhların uzağında kalan, sosyal hareketliliğin az olduğu ve buna bağlı olarak geleneğin daha ağır bastığı kapalı toplumlarda ve tarihsel zamanlarda gelişir.

Bu iki tanımı okuyup gelenekçi-yenilikçi mücadelesinde Trabzon şehrinin “Zealotluk” tavrın etkisinde olduğunu anlamamız hiç de zor olmayacaktır sanırım. Yani değişimi anlamak, kavramak ve ona göre mekanizmalar üretmek yerine başını deve kuşu gibi kuma gömme yöntemini tercih etmiştir Trabzon ve Trabzonspor.

Ekonomik veya sosyal nedenlerle kendi entellektüel birikimini dışarıya göç vererek neredeyse tüketme noktasına gelen Trabzon şehri, kent içinde kalan entellektüelleri kentin iç dengeleri içinde bir türlü çıkış noktalarını bulacak gücü kendinde bulamıyor. Trabzon kentinin kanaat önderleri de olan bu entellektüel kesim futbol gibi Trabzon’un sosyal yaşamında önemli bir yere sahip olan olguya, mafyatik ilişkiler karışması nedeni ile fikir yürütme, çözüm önerme ve önderlik etme gibi konulara yeterli ilgiye çabayı gösteremiyorlar. Bu entellektüeller içinde bir de futbolla ilgilenmeyi “avamlık” olan değerlendirenler var ki onlar tamamı ile ayrı bir yazı konusudur.

Dünyanın dört bir yanına dağılmış iyi eğitim almış, dünyayı tanıyan “Beyaz Trabzonlu” olarak adlandırabileceğimiz “Diaspora Trabzonluları”nın ise kente katkısı neredeyse yok denecek kadar azdır. Diaspora Trabzonlularının şehrin yaşamına müdahale istekleri ise “akıl vermeyin para verin” diyen derin Trabzon’un sözcüleri ile dillendirilmektedir. Üstelik bu dillendirme kent kliğinin küçük dünyasında önemli sayılan ağızlar tarafından yapılmaktadır.

Trabzon şehri ve şehrin lokomotif sanayisi olan Trabzonspor özellikle 1980 sonrası Türkiye’de değişen siyasi-sosyal konjonktürü kavrayamamıştır. Özelikle iş dünyasındaki gelişmeler ve iletişim dünyasındaki yenilikler esnaf şehri olan Trabzon’a o kadar geç sirayet etmiştir ki. Trabzonspor, pazarlama, halkla ilişkiler, medya planlama ve satın alma, basın gücü, loby faaliyetleri vb gibi kamuoyunu etkileyen piyasa argünamlarının hiç birinden gerektiği gibi faydalanmayı becerememiştir. Yeni yaşam biçiminin iş dünyasındaki bu argümanlarını sürekli kullanan İstanbul takımları ile Trabzonspor arasındaki makas bu yıllarda açıldı.

Söz konusu bu değişim yaşanırken toplumun ülkenin önde gelen şehirleri iş dünyasının önde gelenleri bu değişimde alması gereken yerleri alırken Trabzon ve Trabzonspor bunun çok ama çok uzağında kalmıştır. Özellikle büyükşehirlerde yaşayan iş adamlarımız ise o şehirlerin kendi dengeleri içinde pozisyonlarını almışlardır. Bu pozisyonlanmada Trabzonlu veya Trabzonsporlu kimliği zerre kadar rol oynamamıştır. İşte bu nedenle Brütüslükle suçladığımız bu şahısların Trabzonspor’a veya Trabzon’a zerre kadar borcu olmadığını düşünmektedirler. Bu pozisyon almalarında kendilerine yardım eden çevrelere borçlarını ödemeleri gayet normaldir. İşte bazı Trabzonluları da çıldırtan bu gerçektir ve bu insanlar bu acı gerçeği bir türlü kabullenmek istememeleridir.

Bir şeylerin değiştiğini fark eden Trabzonlular değişenleri taklit ederek bu değişime ayak uydurmayı başarabileceğini sanmışlardı. Oysa aradan geçen bunca zamanın yarattığı değişim, taklit edilerek kapatılacak kadar basit ve içi boş değildi. Geleneksel yöntemlerle Trabzonspor’un yönetmeye çalışanların başını kuma gömerek başarabileceği bir durum asla değildi.

Bir de buna uzun yıllar “küçük olsun ama benim olsun” diye Trabzonspor’u her geçen gün 250 binlik sıradan bir Anadolu şehrine hapsedenleri ekleyince sonuç kaçınılmaz oldu. “Bu kez şampiyon yapacağız”, Yıldız yağmuruna tutulacakınız”, “Masaya vuran yönetim geliyor” diye başlayan içi boş, hamasi nutuklardan öteye bir anlam taşımayan söylemlerle yönetime gelenlerin aslında yaptığı şey sorunun şampiyon olunarak çözüleceğini sanarak Trabzonspor’un acil ve gerçek sorunlarını görmemezlikten gelmekten başka bir şey değildi. Şampiyonluğa susamış takımın taraftarların masum duygularını sömürerek iktidar olan yönetimlerin taklit ve göstermelik politikalarının hiç bir işe yaramadığı ortadadır.

Geleneği temsil edenlerin iddiasına göre Trabzonspor’un bütün sorunu şampiyon olamamasıdır. Oysa gelenekçilerin iddia ettiğinin aksine asıl sorun 22 sene şampiyon olamamak değildir. Çünkü şampiyonluk bir sonuçtur ve Trabzonspor’u bu sonuca götüren nedenler vardır. Bu nedenlerin başında da Trabzonspor’un hem markasının hem itibarının hem de kulübünün iyi yönetilememesi gerçeği gelmektedir. Aradan geçen bu 22 yılda kulüp şampiyonluktan daha değerli şeylerini kaybetti. Önce Trabzonspor markası sonra Trabzonspor Değerleri ve sonunda da Kurumun İtibarı yönetilemediği için gelinen nokta bu olmuştur.

Esnaf mantığından öteye gidemeyen vizyon ve gelenekçi anlayışla futbol kulübü üzerinde kurulan tahakküm kulübün modern yönetim tekniklerinden uzak kalmasına neden olmuştur. Gelenekçi kafa Trabzonspor’u Trabzon’a mahkûm etmiştir Bir markanın yönetilebilmesi için önce O’nun bir marka olduğuna inanmak gerekirken şampiyon olmadan geçen uzun yıllar içinde Trabzonspor’u yönetenler onun dünya çapında bir marka olduğunu ve bu değerli markanın iyi yönetilmesi gerektiğini bilememiştir. Şimdi gelinen noktada yapılması gereken şey sabah erken kalkanın başkan adayı olduğu anlayışla Trabzonspor’u değil O’nun itibarını, marka değerini yönetmektir.

Kısacası Trabzonspor’da yapılması gereken şey “İtibar Yönetimi”dir. “Tükan*” sahiplerinin anlayamayacağı bir kavram olan “İtibar Yönetimi kavramının altını kalın çizgilerle çiziyorum. Bu kavram başını kuma gömenlerin, çaycısından internet muhabiri yapanların, lokantacıdan, kuyumcudan, büfeciden yönetim kuranların, küçük olsun benim olsun diyenlerin, Trabzon’un “O” yanı ile “BU” yanını yaratanların bildiği veya anlayacağı bir kavram değildir. İtibarın ne anlama geldiğini “o kafa”nın anlayacağı dille anlatmak gerekirse şu örneği verebiliriz. Sizin olmadığınız yerde de arkanızdan küfredilmediğinden veya kötü konuşulmadığından emin olmanızdır. Marifet sizi eleştirenlere kurşun sıkmak veya sıktırmak ya da sıkanları alkışlamak değil yaptıklarınızla kişilerin fikirlerini değiştirebilmek, onları başarılarınızla susturabilmek ve hayran bırakabilmektir.Geleneğe sıkı sıkı sarılarak elinde bulundurduğu oyuncağından olacağını düşünen, ilerlemenin getireceği değişimlerden korkan ve Trabzonspor’a her seferinde vites küçülten yönetim anlayışı er ya da geç pılını pırtısını toplayarak bu kulüpten gidecektir. Bundan eminim. Emin olmadığım şey Bu Gelenekçi kafalar giderken eli sıkılıp kendisine teşekkür edilir mi edilmez mi? sorusudur. Bunun cevabı da “o kafaların” oyuncakları sandıkları Trabzonspor’un yakasını bırakıp gidene kadar saygınlıklarını ne kadar koruyabileceklerindedir. Bekleyip göreceğiz.

Ama asla 22 yıl sürmeyeceğinden emin olabilirsiniz...

 

yavuz.saltik@infakto.com.tr

 

*Tükan: Dükkân

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !