Farklı olmak üzerine ya da Mor İnek Nasıl Olunur?

 

 

İsveçli Pazarlama Guru’su Seth Godin’in ‘Mor İnek’ diye bir teorisi var. Son yıllarda işletme ve pazarlama dünyasına yeni bir anlayış kazandıran bu teoriyi tek kelime ile açıklamak gerekirse rahatlıkla ‘farklılık’ diyebiliriz.

 

Seth Godin’in fikir liderliğini yaptığı bu teoriye göre hepsi siyah beyaz renkli bir inek sürüsü içinde hiç birinin bir diğerinden farkı yoktur. Ancak diyor Godin: Aralarından bir tanesi mor renkte olmuş olsa diğerlerinden kolayca ayırt edilir. İster ürün ister hizmet olsun pazarlama dilindeki bütün farklılaştırma stratejileri işte o sürüde farklılaşan mor ineğin üzerine kurulmuştur.

 

Farklı olma stratejilerine günümüz dünyasından örnek vermek gerekirse ‘Levi’s diğer blue jeanslerden farklıdır. Maraş dondurması diğer dondurmalardan farklıdır. TRT2 diğer TRT kanallarından farklıdır. Ayvalık’ın tostu normal tosttan farklıdır. El dokuması kilim, makine ile üretilenden farklıdır. Türkiye çevresindeki Asya ve Ortadoğu ülkelerinden farklıdır. Türkiye bir üyesi olmak için yarım asırdır mücadele ettiği Avrupa Birliği’ndeki ülkelerden de farklıdır.

 

Bir marka olduğu halde marka olduğunu anlayamayan ve anlatamayan Trabzon’un büyülüğü nereden geliyor. Niye Cumhuriyetten önce Osmanlı döneminde günlük yerel 30 a yakın gazete çıkardı? Herhalde o dönem en ucuz kağıt Trabzon’da olduğu için değil. Peki neden bir çok Avrupa ve dünya ülkesinin konsoloslukları Trabzon’da bulunurdu? Osmanlı’nın İstanbul’dan sonraki başkenti bildiğim kadarı ile Trabzon değildi.

 

Niye ilk matbaanın açıldığı şehirlerden birisi Trabzon’dur? Niye  ilk tıp dergisi bu kentte çıkmıştır? Niye ilk kadın gazetesi Çalıkuşu’nun çıktığı kent Trabzon olmuştur? Türkiye’de ilk futbol kitabı neden Trabzonlu birisi tarafından Trabzon’da yazıldı? Neden bu ülkenin resim, heykel gibi pek çok güzel sanat dalında yetişmiş değerlerinin çoğu Trabzonlu? Aynen futbol liglerinde en fazla Trabzonlu’nun bulunduğu gerçeği gibi. Türkiye’de ilk futbol oyununun Kadıköy’de Papazın çayırında oynandığı yalanı ile büyüyen kuşaklara 1800’lü yıllarda Trabzon’daki yabancıların özellikle de Gürcülerin oynadıkları oyunun adını araştırmalarını isterim.

Niye Romeo-Juliet operası sizce ilk kez İstanbul’da değil de Trabzon’da oynandı? Niye bu şehrin takımı ulusal sermayenin tekeli olan İstanbul kentinin takımlarından şampiyonluğu alıp Zigana dağlarının tepesine kaçıran tek takımdır?

 

Bizi yılardır dünyanın en gururlu insanları olarak sokaklarda başı dik yürüten 4000 yıllık bir kent olan Trabzon’un büyüklüğü de farklılığından kaynaklanıyor. Koynunda farklı milletleri aynı anda barındırabilecek kadar engin hoşgörülü, Cumaları namaza giden esnafın dükkanının kapısını açık bırakabileceği kadar huzurlu, yediden yetmişe evlerinde Kur’an okuyan çocukların da bulunduğu, evlerinde şarap yapılan, piyanoda çalınan, sokaklarında temiz giyimli Trabzon beyefendilerinin de dolaştığı.bu kent şu hali ile ne kadar sıradandır. Bu hali ile Çorum’dan Afyon’dan, Nevşehir’den ne kadar da farksızdır.

 

Gelmiş geçmiş en büyük kemençecisi olan Maçkalı Hasan Tunç’un bir Tuncelili bir yapımcı tarafından çıkarılan kasetinden haberdar olmayan Trabzonlular’ın Trabzona biçtikleri rol nedeniyle kuru bir kemençe sesine, bir şiveyle bir kukuletaya indirgenen bir kültür değildir Trabzon.

 

Bir şehir bir kültür kendi içinde yaşayanların bakışları altında eriyip gidiyor. Bir kent can çekişe çekişe ölüyor, bir iddia bir duruş bir tavır olan Trabzon kendi kimliğini kaybediyor. Kaybettikçe sevimsizleşiyor. Sevimsizleştikçe sinirleniyor, sinirlendikçe daha çok sıradanlaşıyor. Biteviye bir kısır döngüde kent sürekli kendini tekrarlıyor. Büyüyemiyor, kabından taşamıyor.

 

Farklılığını kaybettikçe de büyüklüğü sorgulanıyor. Kısacası kültür, sanat, spor, siyaset, sinema gibi alanlarda Türkiye’ye pek çok isim sunan bu marka kent gün geçtikçe sıradanlaşıyor. Yani sürüdeki diğer ineklere benziyor. Mor İnek Olamıyor.

Bir kentin Mor İnek olabilmesi için o kenti var eden değerlere sahip çıkması ve onlarla özdeşleşmesi gerekiyor. Şimdi her Trabzonlu kendisine sorsun bakalım. Kendinizi neyle özdeşleştirsiniz. Kente, kent kültürüne ve kenti var eden değerlere sahip çıkmak işte böyle asil bir şeydir. Geçen yıl ölen Kazancı Bedih’e (Allah rahmet eylsin) sahip çıkan ve anısına CD yapan anlayışla olur bu işler.

 


İstanbul’da Maçkalı Hasan Tunç’un bir yeğeni var hasta ve işsiz. Geçenlerde görüşmüş bir arkadaşım kendisi ile. “Abi, Zara diye bir türkücü kadın var. Dedemin Türkülerinden birini okumuş 80 milyon telif hakkını hemen yatırmış hesaba. Bizim memleketin medarı iftiharı bir sanatçısı var. O da “Abi bu ilk kaset ve kasetten para kazanamadık idare et” demiş. O da hala idare ediyor.

 

Trabzon’un yaşayan en güçlü kalemi olan Nihat Genç’in “Gavara” adlı eseri “Sultanların Dansı”ndan daha da büyük bir proje olarak Trabzon’u ve Tükiye’yi tanıtan bir şahesere dönüştürülemiyor. Nedeni ise kültürel temelsizlik. Yani sponsor desteği olmaması daha açık deyimle projeye para verecek kişi veya kurum bulunamaması. Bu ve benzeri değerlere sahip çıkılmadığında da markanızı ayakta tutacak bir imajınız olamaz. Olmayınca da bir zamanlar sokaklarından bin türlü nağmelerin yükseldiği dünyanın en güzel şehrinin sokaklarından işte böyle silah sesleri yükselir.

 

Ben bu yazıyı dünyan en güzel şehrinde en güzel kemençecisi tarafında söylenmiş bir dörtlükle bitireyim de akşam nargile faslına bırakayım derin efkarlanmalarımı.

 

Bu Maçkalı Hasan’ın

Yoktur malı melai

Olsa mali melali,

Olur daha belali

 

 

yavuz.saltik@infakto.com.tr

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !