KARADENİZLİLERİ KÜRTLERİN ÜZERİNE SÜRMEK
Kimse boşu boşuna Yasin Hayaller veya Ogün Samastları suçlu ilan edip işin ucuzluğna kaçmasın. O iki zavallı bu işin sonucudur. Asıl bu işin müsebbiplerine bakmak gerek. Yani yıllardır “siz bu ülkenin çimentosusunuz” gazı ile Karadenizlileri kürtlerin üzerine sürenlere ve de sürmek isteyenlere bakmak lazım.
Geçtiğimiz günlerde merhum başbakanlardan Bülent Ecevit’in 1961 ihtilalinde el konulmuş gizli belgeleri ortaya saçılır. Bülent Ecevit’in ortaya saçılan notlarından iz sürerek ilerleyelim: “Bölgenin, kendilerini Kürt sananlar lehindeki nüfus s
En acımasız şahininden en güvercin yürekli şairine kadar Türk siyasetindeki her bir aktörün kafasındaki bu süper plan plana göre Karadenizlileri kürtlerin üzerine sürersek bu sorun çözülebilir miş. Yani hem tek hem çift parti dönemine bakmaksızın şehir hayatından, birey sorumluluğundan bi haber Karadenizin dağ köylerinde nerede ise açlık sınırında yaşayan Türkler, en az kendileri kadar aç bilaç yaşam sürdüren dağında taşında ot bile bitmeyen bir coğrafyada yaşam mücadelesi veren Kürtlere nasıl iyi Türk vatandaşı olunuru öğretmeye gönderilecekti.
Aslında bu ilk değildi. Önce Kıbrıs’a gönderildi Karadenizliler. Barış harekatı ile adaya huzur getirdikten sonra akıncı Türk geleneğinin son adımı atılmadan bu zafer taçlandırılmış sayılamazdı. İşte o nedenle oraya Türkiye’den insan yerleştirmek gerekirdi. Öyle de yapıldı.
Demografik yapıya baktığımızda, Kuzey Kıbrıs’ta, yaklaşık 300.000 TC vatandaşı yaşamakta. Türkiye’den gelenler arasında yaklaşık 40.000 kişilik bir tümen, 15.000-20.000 kişi arası subay ve asker aileleri yer almakta. Geri kalan Türkiyeli göçmenler arasında önemli bir bölüm, 1974’deki askeri müdahaleyi izleyen birkaç yıl içinde adaya gelerek, çoğunlukla adalı Türk kızlarıyla evlenip yerleşenler. Bu grup göçmenler arasında Karadenizli, özellikle Trabzonlular ağırlıkta. (Kaynak: İpek Yada Akpınar. Kuzey Kıbrıs’taki Yoğun Yapılaşma Üzerinden Spekülatif Bir Okuma Denemesi-1)
Adaya gönderilen Karadenizlilere çok yaratıcı bir kafadan çıktığı ilk bakışta belli olacak kadar zeka parıltısı ile örülü ulvi görev de verildi. Adada yaşayan ve yeterince Türk olmadıklaına inanılan Kıbrıs Türklerini “Bunları eyice bi Türkleştirin” dendi. Öyle ya onlar Türk değildi. Adanın bir tarafı zaten Rum diğer tarafı ise Türklüklerini kaybetti kaybedecek kadar yabancılaşmış insanlar topluluğu idi. Hem İngilizler gibi 5 çayı içiyorlar hem de Meksikalılar gibi günün belli saatinde siesta yapıyorlardı. Camiye gitmiyor ramazanlarda oruç tutmuyorlardı. Olmazdı, olamazdı. Tanrı Türkü böyle yaratmamıştı...
Geçtiğimiz yıllada Tv de yayınlanan bir gezi seyahat progamında gördüğümüz bir tablo bu tek tipleştime politikasının en acı örneklerinden birisi olması açısından ibret vericidir. Tv de progamı yapan muhabir mekan olarak Rusya’nın kuş uçmaz kervan geçmez, verimsiz ve çorak bozkırlarını seçer. Bu sırada oralada bir yerlerde Türklerin yaşadığını öğrenir. Gider ve bozkırın ortasında yaşayan ve bozukta olsa Karadeniz aksanı ile öz Türkçe konuşan bu toplulukla karşılaşır. Orta Asya steplerinden kuraklık nedeni ile göç eden atalarımızın yaşayan son nesilleri olmadığına göre kimdi bu Türkler? Buraya nereden gelmiş olabilirlerdi? Sonradan anlaşılıyor ki Karadeniz ve Türkiye özlemi ile yüz yıla yakın zamandır ağlaşan bu topluluk mübadele zamanında hristiyan oldukları için gönderilmiş Türklerden başkaları değildi. Bu topluluğun halini görüp göz yaşlarına boğulan bir çok Türk milliyetçisinin bu insanları Türkiye’ye getirmek için çalışıyor olması ise kaderin cilvesi değil de nedir?
Bu hal ve gidişattan memnun olmayanların ülkesinde ise ABD üsleri, ajanları cirit atarken, kardeşi kardeşe kırdıran emperyalizm ete kemiğe bürünmüş kol gezerken oluyordu bütün bunlar. Bütün bunlar olurken de devlet eli ile bin yıllık Türk kültürünün şahserlerinden olan “Saraydan kız kaçırma, bolşoy, kuğu gölü gibi eseleri Bayburt’ta Muş’ta askerler nezdinde necip Türk milletine sunuluyordu.
O yıllarda çekilen Türk filmlerinin salon sahnelerinde ise salona giren film kahamanının ilk işi komidinin üzeinde bulunan milli içeceğimiz olan fiskiye sarılmak oluyordu.
1980’lere işte bu ahval ve şarait içinde girildikten ve birinci dalga Karadenizli’yi Kıbrıs üzerine gönderdikten sonra ikinci dalga Karadenizli göçü terör belasını bitimek için Kürtler üzerine gönderildi. Hemen hemen her Karadenizli’nin evinde Güneydoğu’da şehit olmuş bir delikanlının olması nedeni işte bundandır.
Bunlar yetmezdi Karadenizliyi Kürte düşman etmek için. Düz ova siyasetçisinden, mozaik sevmeyenine kadar, netekimcilerden en aşağılık emperyalist istihbarat oyunlarına kadar hangi taşı kaldırsan “vatan kurtaran şaban” rolüne soyundurulmuş bir Karadenizli figürü görmek mümkün oldu.
Bu figürlere, bu düşmanlığa giden yolun taşları döşetilmeye çalışıldı. Son yılların ses getiren cinayetlerindeki bu figürler işte bu düşmanlık ateşi hiç sönmesin, hep diri kalsın diye bilerek Karadeniz’den seçildi. Bu figürler o iklimde zorla inatla yeşertilmeye çalışılıyor. Bu figürler üzerinden kentler birbirlerine düşman ilan ediliyor. Bu yola taş döşeyenleden bir unutulmaz büyyyük gazeteci o nedenle “Ordu Trabzon’a el koysun” diye bağırdı durdu. Çok şükür eceli ile öldü de onun da suçlusu Trabzonlular olmadı.
Gelinen noktada bahsettiğim bu yol döşeyicileri tasfiye olmuş, ihalelerini bitirip işi sahibine teslim etmiş vede paralarını alıp gitmiş değidlr. Hala Kardenizliler ile Kütleri bir birine dşman etme politikasını ısrarla sürdürmeye çalıştıklarından emin olabilirsiniz. Bir iki kendini bilmez bu yol döşeyicisinden ihale aldı diye Karadenizliler Kürtlere düşman değildir, bilesiniz.
Buradan Kürt kadeşlerimize seslenmek istiyoum: Her kim ki bu ülkede kardeşlik içinde yaşama kültürünü bitirmek için bu sefer de sizi Karadenizlilerin üzerine sürmeye çalışırsa bilin ki ortak düşmanımız O’dur. O’nun adı hepimizce malumdur. İlle de birileri bizi “düşmanınız budur” diyerek birilerinin üzerine sürecek ise biz bin yıllık kardeşlerimizin üzerine değil, adına emperyalizm denen o heyulanın üzerine sürülmeyi yeğleriz.
Kurtuluş Savaşı bunun şahididir...
SON PONTOSLU
Milliyet gazetesinde 27 Mart 2001 tarihinde Eylem Türk imzasıyla “Susurluk Paşası Marketçi Oldu!” başlıklı bir haber yer almıştı.
Haberin detayı ie şöyleydi : “Giresun Jandarma Bölge Komutanı olduğu dönemde adı Susurluk skandalına karışan emekli Tuğgeneral Veli Küçük, Fiba Holding bünyesinde faaliyet gösteren Endi Tüketim Malları Sanayi ve Ticaret A.Ş.'ye yönetim kurulu üyesi oldu. Küçük'ün yönetim kuruluna girdiği Endi Market Zinciri, 1999'da Gima bünyesinde Stop Mağazacılık adıyla kuruldu”
Türkiye’nin değil dünyanın sayılı zenginlerinden biri olan Hüsnü Özyeğin ile adı her sabotaj, suikast ve faili meçhul ölümlerin ardından akla gelen askerlikten emekli Veli Küçük arasında nasıl bir ilişki olabilirdi ki? Öyle ya Türk olmayan her şeye potansiyel şüpheli bakan bir emekli paşa nasıl oluyor da bir Türk bankasını Yunan Kilisesi'nin ortak olduğu şirkete satan Hüsnü Özyeğin ile ortaklık yapıyordu? Karadeniz’de görev yaptığı sıralarda kendisine göre bölgede kol gezen Yunan-Pontos tehlikesine karşı çok büyük bir psikolojik mücadele vermiş birinden bahsediyoruz. Ama görülen o ki ona marketin yolları bize Pontoslar...
O zamanların cevabını arayan en önemli sorusu, söz konusu banka satışına karşı çıkan Genelkurmay'ı ikna etme görevini Veli Küçük’ün üstlenip üstlenmediği idi? Bu soru aradığı cevabı bulmuş mudur bilinmez ama bölgede görev yaptığı dönemde Pontos tehlikesine karşı amansız mücadele vererek genç dimağları bu sinsi Yunan tehlikesine karşı bilinçlendiren emekli Yunan dostu paşamıza artık yeni soruları sormamızın zamanın gelmiştir.
Ø Paşam; Yunan, Ermeni, Yahudi planlarına karşı bilinçlendirdiğiniz bölgenin işsiz ama heyecanlı gençlerine bu Finansbank olayını bir Türk vecizesi ile açıklayabilir misiniz?
Ø Bir Türk dünyaya bedel ise bir Yunan bankasının anlı şanlı Türk bankasını almasına aracılık eden bir Türk neye bedeldir?
Ø Paşam biz hiç görmediğimiz için soruyoruz: Şimdiye kadar kaç tane Pontoslu gördünüz? Bu Pontoslular nerede yaşar? Bunlar nasıl insandır? İn midir, cin midir? Mesela iki elleri, ayakları ve gözleri de var mıdır? Yer, içer, evlenir, tatil yapar, sigara içer mi onlar da?
Ø Yılların terör örgütü PKK’nın adım atamadığı bu kadar “milliyetçi” bir bölgede kim hangi akla hizmet Pontosculuk yapmaktadır.
Ø Üniter bir hukuk devleti olan Türkiye’yi bölme niyetini taşıyan bu Pontoslulardan şimdiye kadar kaçı tutuklandı? Tutuklandı ise bunlar hangi hapishanede yatıyor?
Ø Pontos dediğiniz şey bir düşman ise siz Yunanlı bankaya aracılık ederek düşmanla işbirliğimi yapmış oluyorsunuz?
Ø İşin doğrusu “Gençler siz altta onlara dünyayı dar edin ben yukarda onlardan sizin haçlığınızı alıyorum”mu dur?
On yıllardan beri Karadeniz’de bir tek Pontoslu yaşamadığı halde bölgenin insanlarını özellikle de gençlerini hayali düşmanlar yaratarak doldurmak neye ve kime hizmet etmektir? Bir tek Karadenizli gencin aklına bu soruyu sormak gelmez mi?
Yüz yıllarca bölgede yaşamış farklı medeniyet ve kültürü koynunda barındırmış bölge halkını, bölgenin tarihine, kültürüne ve o kültürlerin mimarisine düşman yaptılar. Her taşın altında veya her köşeyi döndüğünde karşısına Pontoslu çıkacak diye gençlere öfkesini biletenler nedeni ile tam bir paranoya toplumuna çevirdiler Karadenizi. Öyle olmasa idi Maçka’daki Sumela Manastırında bulunan ikonların gözleri bıçakla oyulur, silahla delinir mi idi? Kartondan milliyetçilik kisveleri altında empeyalizmin değirmenine su taşıyanlar bir zamanlar “Komünizm geldi, gelecek” diye korkutulan Türk halkına nazire yaparcasına, yıllardır “Pontos tehlikesi gelecek, geliyor, geldi” diyerek Karadenizlilerin yüreklerine korku saldılar. Herkes müslüman olduğu için olsa gerek, görülmek dahi istenmeyen kiliseleri yıktılar, cemaati bile olmayan papazı öldürttüler. Gerçek suçlular, yaşı 18 bile olmayan, bıyıkları yeni terlemeye başlayan delikanlı değil, onun eline “Aslan yüreklim, vatan sana minnettardır. Gazan mübarek olsun” diye silahı verenlerdir. Bu bilgiler ışığında gerçek Pontoslu, içimizde yaşayıp Pontoslularla iş birliği, ortaklık yapanlardır.
Karadenizli gençler uyanık olursa kendilerini hayali düşmanların üzerine salan gerçek Pontosluların maskesini düşürebilirler.
Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılar Veli Küçük'e bir çok soru sormuşlardır mutlaka. Savcılara işini öğretecek değilim ama orda olsaydım naçizane bir soruyu da ben sormak isterdim: Değerli Ergenekon Paşası 35 senelik ömrümde hiç görmediğim için neslinin tükendiğini sandığım Son Pontoslu siz olmayasınız?
İşin gücün yok mu kardeşim. Bunca sıkıntının içinde böyle gereksiz işlerle kafamızı yorma diyenler olabilir. Haklısınız ama ne yapalım “Sinek Küçük Ama Mide Bulandırıyor......”
Karadenizli gençlerden bir küçük ricam var: Pontosçulara karşı sizi dolduran sözde vatansever özde marketçi kahramanlara, baştaki soruyu lütfen sorun. Veli Küçük ile Hüsnü Özyeğin’i bir araya getiren neden ne olabilir?
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

