Suçumuz Dağa Çıkmamak Mı Oldu?

20/11/2009 · Kategori: Siyaset

Bu metin, yerleşim yerlerinin eski adlarının kullanılması konusunda benden de görüş isteyen ama verdiğim görüşü yayınlamayan “Taraf Gazetesi’ne yazdığım metindir.

 

37 yaşındayım. 18 sene aralıksız Trabzon’a bağlı Hayrat ilçesinin bir köyü olan Alona’da yaşadım. (yeni adı Pazarönü). İstanbulda bir hemşehrim ile tanıştığımda bana köylerinin yeni adını söylediğinde hemen yanıbaşımızdaki köy bile olsa neresi olduğunu genelde bilemem. Bir kelime Rumca bilmememe rağmen ben köylerin eski adlarını bilirim. Benim gibi bir çok insan da onları bilir. Köyümüze gelin gelenler geldikleri köylerin eski isimleri ile anılır. Örneğin gelinin geldiği köyün eski adı “Tivran” ise geline “Tivranlı”,  “Maki” ise “Makili” derlerdi. Annem Lazandoz köyünden Alona’ya köyüne gelin gelmişti bu nedenle ona da Lazandozlu derlerdi.

 

Hangi akla hizmettir bilinmez ama bizim köyün Alona olan adını Pazarönü diye değiştirdiler. (He tam tahmin ettiğiniz gibi sosyete pazarı kuruluyor bizim köyde onun tam önündeyiz. Onun için Pazar önü demişlerdir kesin!) Değiştirdiler de ne oldu? Hizaya mı geldik? Hayır. Biz hala köyümüzden 2000 km uzakta İstanbul’da O’na “Alona” demeye devam ediyoruz. Biliyorum ki Avustralya’daki köylümde aynısını diyor.

 

Nasıl ki siz bu saatten sonra ezan Türkçe okunacak dediğiniz de herke nasıl bildiğinden şaşmayıp ezanı Türkçe okumadıysa köylerimizin adları ile ilgili durumda böyledir.

 

İşte bu nedenledir ki babasını kanserden kaybetmiş, sahil yolu yapıyoruz diye dünyanın en güzel sahilinin ırzına geçilmiş bir bölgenin insanı olarak köyümüze duyduğum özlemle kızıma köyümün eski adını koydum. Bu tavra siz ister inadına deyin ister başka bir şey deyin. Nüfusa kayıtlı kızımın adı Alona’dır. Kimler köyümün adını bana unutturmaya çalışmış ise ben de ona cevaben kızıma bu ismi koydum.

 

Son günlerde kürt açılımı söyleminin içinde tartışılmaya başlanan eski yerleşim adlarının yeniden kullanılması gündeme geldiği için Karadeniz’deki köy adlarının da birileri tarafından değiştirildiği hatırlanmıştır. Lütuf buyurup hatırlayanlara teşekkür ediyoruz. Kürtçeyi on yılladır konuşamayan insanlarımızın mağduriyeti ortada iken sadece bu mağduriyeti başımıza kakanlara ben de bölgede konuşulmasından utanıldığı, yasaklandığı, suç sayıldığı için unutulmaya yüz tutan Lazca, Pontusça ve Hemşince (Aslında Ermenicedir de oradakiler utanıyor bu ismi takıyor) dillerinin günahı neydi diye sormak isterim.

 

Yıllardır planlı bir şekilde milliyetçi reflekslerle donatılarak başka milletlere düşman edilmeye çalışılan ve resmi ideolojinin ülkenin çimentosu rolünü oynattığı Karadenizliler atık bu oyundan sıkıldı. Biraz da başkaları çimento olsunlar.

 

 “Emperyalizm” her zaman bütün milletlerin ve insanlığın ortak düşmanıdır. Bugün keser bize yontuyor diye onunla aynı yatağa girmeyi “ehven” bulanları tarihte, insanlıkta affetmez.

 

Ama tek suçları dağa çıkmamak olan Karadenizlileri, ucu okyanusun diğer ucundan gelen senaryoların bir uzantısı yapmaya çalışmayı da yanlış buluyorum.

 

Tıpkı benden konu hakkında görüş isteyen “Taraf” gazetesinin yukarıdaki yorumumu beğenmeyip yayınlamaması gibi…

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

Trabzon Bu Rektörü Haketmiyor

4/11/2009 ·

Ülkenin ilk kurulan üniversitelerinden biri olma şansını yakalayan bir üniversitemiz var. Var ama bu kağıt üzerinde bir ilk. Yoksa milyonu bulmayan nüfusu ile bir Anadolu şehrini dönüştüremeyen, ona fikri liderlik yapamayan bir üniversiten olsa ne olur olmasa ne olur.

 

Benim KTÜ Rektörü olan beyefendi ile olan ilgim onun benim şehrimde Rektör olmasından her gün duyduğum ızdıraptan öte bir anlam taşımaz.

 

Bilgisayarımda bir sayaç yaptım KTÜ rektörü şu kadar zamandır bu şehirde ve bu üniversitede rektörlük yapıyor diye. Zamanın ilerlediğini gösteren sayaç onun ömrünü uzattıkça ben ve benim gibi şehrini gizli ajandası olmadan sevenlerin ömrünü yiyor.

 

Üniversitelerin başarı sıralamasında nal toplayan KTÜ öğrencileri başta olmak üzere şehrin tüm paydaşlarına adeta işkence çektiriyor. Yanı başında gürül gürül akan bir Avrasya dünyası varken ve o hinterlanttaki gençlerin eğitim alabileceği yegane üniversite olabilecekken vizyonunu her yıl içine kapanıp kampus içine yeni bir yüzme havuzu yapmakla sınırlı tutan bir üniversite ve onun vizyonsuz rektörü şehrin bahtsızlığı değildir de nedir?


TRABZON’DAN VE TRABZONSPOR’DAN BİR ŞEY OLMAZ

 

Gerçekten de olmaz. Olamaz… Çünkü camiasına 3 yıl üst üste lig şampiyonluğunu vaat eden FB başkanı şampiyonluğun sahada kazanılmayacağını bildiğinden düğmeye bastı. Değil Hürriyet’in spor müdürlüğüne Ahırkapı Roman Orkestrasının halı saha takımına malzemeci olamayacak bir vizyon kamuoyu yapsın diye göreve getiriliyor. Bunun üzerine GS yönetimi bu atamayı doğru bulmayarak söz konusu şahıs hakkında çekilmiş bir görüntüyü basına sızdırıyor.

 

Şimdi bir kez düşünün Hürriyet’in spor müdürünün kim olduğu veya olacağı FB veya GS’yi neden ilgilendirsin? İlgilendirir. Hatta Trabzonspor’u da Diyarbakırspor’u da ilgilendirir. Hem de aynı nedenlerle ilgilendirir. O Türkiye medyasının amiral gemisi diye adlandırılan gazete sadece İstanbul takımlarına hizmet ediyor diye ilgilendirir. O gazetede kadın pedi yazarı bile varken 6 kez şampiyon olduğu ve dünyanın dört bir yanında milyonlarca taraftarı olduğu halde bir tek Trabzonspor yazarı olmadı diye ilgilendirir. İlgilendirir çünkü gazete çıkartıyorum diye İstanbul takımlarına tetikçilik yaptırılıyor diye ilgilendirir. İlgilendirir çünkü on yıllardır bırakın spor müdürünü bir tek Trabzonlu yazarı yokken bunun hesabını Hürriyet’ten soramayan bir kulübün taraftarıyız diye ilgilendirir. İlgilendirir çünkü biz de Aziz Yıldırım kadar biliyoruz ki bu şampiyonluk denen illet sahada kazanılmıyor. Trabzonspor’a ve Trabzon’a düşen bunu anlayıp eşeği sağlam kazığa bağlamaktır.

 

2 yıl önceki Trabzonspor kongresinde de dediğim gibi; Trabzonspor şampiyon olmak istiyorsa rakiplerini, hakemleri, federasyonu, mafyayı, İstanbul basınını, ordu destekli kulüpleri, TÜSİAD’ı yenmek zorundadır.

 

Yeneceğiniz rakipler bunlardır. Önleminizi de bu isimleri aklınıza kazıyarak almalısınız. Yoksa TS Club mağazasının açılışına 10 yıl önce aldığınız korsan forma ile gelip. Başkana afra tafra atarcasına “Paşkanum Fatihlan Kökdenizi ne zaman alacasunuz?” diye terbiyesizlik yapmakla bu iş olmuyor. Gören duyan da sanırki Fatihlan Kökdeniz bizi 15 kez şampiyon yaptı.

 

TRABZON BÜYÜKŞEHİR OLMALI

 

Geçtiğimiz günlerde Belediye Başkanı Gümrükçüoğlu’nun açıkladığı “Büyükşehir olmanın yolu yakın belde belediyelerinin Trabzon’a dahil edilmesi gerekir ” önerisine kamuoyu gereken önemi ve desteği vermeli.

 

Yüzyılın başında tarihi misyonunun kendine yüklediği anlamlarla kazandığı dünya şehri kimliğini kaybetmeye başlayan Trabzon şehrinin “Büyükşehir” statüsünü kazanması için ortaya atılan bu projeye tüm Trabzon şehrinin sahip çıkması gerekir. Hatta gereken nüfus için sadece belde belediyelerinin Trabzon’a dahil olması yetmez. İlçe belediyelerinden de bir kaçının da bu projeye dahil edilmesi gerekir. Başta o belde ve ilçe belediye başkanları olmak üzere bu belde ve ilçelerde yaşayan tüm halkın Büyükşehir olmanın kendilerine olacak katkılarını iyi anlamaları gerekir.  Umarız ve dileriz ki söz konusu bu belediyelerin başkanları şehrin kazanımlarını kısır iç çekişmelere ve kendi koltuk sevdalarına kurban etmezler ve öneriye gereken desteği verirler.

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

BU “SAADET” AK PARTİ’Yİ BİTİRİR

29/6/2009 ·


 

Başlığın iki anlamı var kuşkusuz. Saadet Partisi tepe yönetimde yaptığı değişiklikler ve yerel seçimlerde de arkasına aldığı rüzgar ile metal yorgunluğu moduna girmiş Ak Parti’yi bitirir diye de anlayabilirsiniz. İktidarda olmanın verdiği rehavet, şımarıklık ve “Saadet” yani mutluluk psikolojisi de Ak Parti’yi bitirebilir şeklinde de... Bu yazıyı hangi anlamda ele anlayacağınıza siz karar verin.

 

Filistin asıllı bir entellektüel olan ve oryantalizmin de fikir babası sayılan Edward Said İktidar şöyle tanımlar: Tekdüzeleştirme sürecinin meşruiyet kazanması ve ötekinin görünür görünmez türlü biçimlerde ortadan kaldırılması

 

Tek parti dönemlerinde halkın itiraz etmeden her şeyi ile kanıksamasaydı iktidar. Ama benim kuşağım O’ nu ilk kez Turgut Özal ile hissetti. Hele hele ailesi ve yakın çevresinin elinde her geçen gün onları da toplumu da yozlaştıran bir güç olarak kullanılmaya başlandıktan sonra… Elinde tutanları yozlaştıran bir güç olarak İktidar kavramının ANAP iktidarında yolsuzluk kavramı ile birleştiğinde yedi başlı ejderha hali alması kaçınılmazdı. Nitekim de öyle oldu ama bu ejderha hali ANAP iktidarının da sonunu hazırlamış oldu.

 

Toplumun geniş kesimlerinin ANAP iktidarları ile tanıştığı bu yozlaşma, düşünsel düzeyde o derecede olmasa da yapılan uygulamalar ve hareketlerde kendini gösterdi. Papatyalar, mercedesler, köşe başlarında pıtırık gibi biten milyonerler, jaguarlar, hayali ihracat zenginleri veya sonradan görme zenginler vb gibi pek çok örnek o dönelmeden kafamıza kazınmış örneklerdir.

 

İktidar öylesine büyüleyici bir güçtür ki O’na sahip olanın ilk yapması gereken şey O’nu korumaktır, aksi halde iktidar hırsı nedeniyle yerine her an başka bir güç gelebilir. Yine bu nedenledir ki seçim sistemleri değişir, seçimlerde kota ve baraj uygulaması devreye girer.

 


İktidar, varlığını sürdürebilmek için kendi gücünü ve otoriteyi kullanarak etki alanını güçlendirir. Bunu başardıktan sonra elde ettiği bu gücü koruyabilmek için bu kez daha fazla iktidara, otoriteye ihtiyaç duyar.  Bunu sağlayabilmek için de yine kendini kullanır, yine büyür. Biteviye bir kısır döngü halinden başka bir şey değildir.


İktidar böyle doymak bilmeyen bir iştahla yiyen yedi başlı ejderha gibi büyürken muhaliflerini etkisizleştirmek için bunca geniş alana yayılmak zorundadır. Bu geniş alana yayılması nedeni ile ilk bakışta kendini göstermez. İktidar alanını büyütürken ilk başta kurbanlarına geniş özgülükler vaat eder ama bu geniş özgürlük alanlarının bir yanılsamadan ibaret olduğu eninde sonunda anlaşılır. Zira bunca büyük bir alana yayılan iktidar gücünün en büyük düşmanı özgür toplumlar ve bireyledir.

 

Tek parti döneminden kurtulma fırsatını ilk kez eline geçiren halkın uçsuz bucaksız mera zannedip oy yağmuruna tuttuğu DP iktidarı da bu nedenle aynı yola başvurmak zorunda kalmıştı.

 

Ak Parti iktidarı kendisine yeni bir iktidar alanı yaratırken toplumun şimdiye kadar özgürlük görmemiş kesimlerine (Kürtler, Aleviler, Gayri Müslimler vb.) yaptığı bu açılım onu da oy sağanağına tutmuş ve Cumhuriyet tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir gücü ona vermiştir. Bu gücü eline geçiren ve elinde bulundurduğu gücün şımarıklığı ile sonunu ANAP’a benzetmekte hiç zorlanmadığım Ak Parti bu gücü kolay kolay elinden bırakamaz.

Kendine yöneltilen “Şeriatı geri getirecekler”, Türkiye’yi İran’a çevirecekler” mealindeki tüm zırvalar en fazla her iktidar kadar bu şımarık iktidarın da ömrünü uzatır.

Ak Partinin elinde bulundurduğu bu gücü O’nun elinden alacak olan şeyler iktidarın nimetlerinden faydalandırmadığı toplum kesimlerinin artması ve geniş özgürlükler ile ödüllendirdiği toplum kesimlerinin karşısında bulunan siyasi odakların elinin güçlenmesidir. Bu nedenledir ki bugünlerde krizden dünya etkilenirken etki alanı içine aldığı sivil toplum ve medya gücünü kullanarak bir toplumsal muhalefete izin vermeyecek iyimser havalar estirilmeye çalışılıyor.

 

Bir de suyun öteki yanında ona destek verenler var ki Türkiye’deki mevcut siyasi atmosfere bakıp en az 10 yıl daha alternatifli iktidar senaryoları hazırlamak zorunda olmadıkları için son derece mutlular.

 

10 sene sonrasının iktidar senaryosunu ise suyun öteki yanındaki ülkenin “Stratejik Araştırma” raporlarında zaten görüyoruz. Bu raporla göre gelecek 20 yılda Türkiye’de daha muhafazakar ve milliyetçi iktidarlar öngörüyoruz diye…

 

Şimdi soran olur diye söylüyorum: Gelecek iktidarın adını bilemem ama karakterinin şımarık olacak. Bundan adım gibi eminim. Tıpkı CHP, DP, ANAP, Ak Parti gibi……

Yorum (yok) Yorum yaz!

Şşşşt Genç Sivil Ne ‘Taraf’a?

17/10/2008 ·



Yalana, talana, darbe şakşakçılarına ve postal yalayıcılarına inat bir hareket sanmıştık onları. Öyle ye kimsenin girmediği topa giriyor, tabiri caiz ise tekmeye kafa koyuyorlardı. Siyasette gençleri adam yerine koymayanları, inançlara saygı göstermeyenleri, dokunulmazlık zırhlarına bürünüp halka tepeden bakanları herkesi her şeyi eleştirebiliyorlardı. Ne güzel. Özlediğim Türkiye gençliği bu idi işte. Kökleri bu topraklarda olan, kendi insanına yabancılaşmayan, kısacası ezber bozan bir hareketti bu.

 

1980 kuşağının üzerinden geçen apolitik tanklar sanki onların semtine uğramamıştı ne güzel... Ne birilerinden ihale alamama korkusu, ne fincancı katırlarını ürkütmekten imtina etmek. Hiç biri ama biç biri smokinin altına Converse ayakkabıları çekip köşkteki resepsiyona giden bu adamları ilgilendirmiyordu. Bu sivil itaatsizlcik* denemesi vurduğu yerden ses getiriyordu kısacası (* itaat etmeyenlerin küçük ebatta olanı)

 

Meğer ne yanılmışız ne yanılmışız. Türkiye’de siyasi desteği olmadan gerçek anlamda hiçbir sivil inisiyatifin beş para etmeyeceğini Genç Siviller ilk adamlık sınavında sınıfta kalarak gösterdiler. Uzun zamandır susan arkadaşların sesini Taraf gazetesi ile Genelkurmay arasındaki tartışmada duyduk. Ne duymak ama. “Bir kere o eli indir”

 

Genç Siviller inisiyatifinin yaptığı tüm eylemlere sempati ile bakarken acaba siyasal düşünce ayırımı yapmaksızın her olaya böylesine toplum vicdanını taa en kökünden yakalayarak müdahil olacaklar mı diye çok merak ediyordum. Merakımızı gidermek için çok beklemedik maalesef.

 

Türkiye’de Dengir Mir M. Fırat ve Şaban Dişli olayları olurken de Genç Sivilleri aradık, Alman yargısı Deniz Feneri’nin ışıklarını yaktığında yüzlerini kapayanları gördüğümüzde de. Nafile bir bekleme idi bizimkisi. Baykal seçimi kaybettiğinde Rodos’a sefer düzenlemeyi önerenler (ki bu öneriyi çok beğenmiştim) Deniz Feneri gibi asrın yolsuzluğuna ses çıkartmıyorsa buna nasıl sivil inisiyatif denir. Dense dahi bu saatten sonra bunu kime ve nasıl neyi anlatabilir?

 

Pek çok bilinmezin cevabını aldık. Bir iletişimci olarak artık cevabını merak ettiğim tek şey var. O da aklı evvel birilerinden içine biraz espri katınca en ağır eleştiri bile sevimli olur. Herkesin sizi seveceği şeyleri sempatik tavırlar takarak yapın. İnsanlar size hem kızar hem de gülerse emin olun akıllarında kızmak değil gülmek kalır. Bu tarz eylemler en başarılı seçim kampanyalarından veya dört başı mamur halkla ilişkiler faaliyetlerinden daha etkili olur diye bir tüyo mu aldınız?

 

Yok anam babam yoook. O iş sizin sandığınız kadar kolay olmuyor. “Kum katıyon, su katıyon sona bişey daha katıyon polis oluyor” diye bir tekerleme vardı ya onun gibi olmuyor işte.

 

Hem sivil, hem genç hem de saygıdeğer olmak için 1. şart dürüst olmak ve gizli ajanda sahibi olmamaktır. Dürüst olunca, genç veya sivil olmanızın bir önemi kalmaz. Dürüst olunca saygın olmanızın önünde hiçbir engel de kalmaz. Çünkü dürüst olunca size dağlar dayanmaz.

 

Bakınız geçtiğimiz günlerde Türk şiirinin yüz akı üstat Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı yeni kaybettik. 92 yaşında idi. Genç değildi, sivil itaatsiz biri değildi. Ama ona saygı duyarak uğurladık öbür dünyaya. Aklımıza geldikçe de saygı ile anacağız.

 

Şimdi evden kaçan şımarık ve vurdumduymaz oğluna çarşıda rastlayan baba edası ile sormak gerek bu GENÇ ve SİVİL akranlarımıza;

 

Şişşşştttt, alooo, bu ne ayak? Ne Taraf’a?

 

Sizinki gibi arkadan destekli değil ama içine bir parça mizah katınca her şey eleştirilebilir kıvamımı beğendiniz mi?

 

Beğenmediniz mi?

 

Ahh çok yazııııık. Demek beğenmediniz. Bi dahaki sefer YVZSLTK rumuzu ile yaparım esprilerimi. Malum suyun öteki yakasından taktik almadan olmuyor…

Yorum (1) Yorum yaz!

MOLLALAR YİNE İRAN’A MI GİTSİN?

14/8/2008 · Kategori: Gundem

“Sizi  gören da der ki sanki Batom Arkadaşisunuz”.

Çocukluğumun Trabzon’unda işte böyle derlerdi çok iyi arkadaş olanlara. “Batom” diye yazdığıma bakmayın siz aslı “Batum”dur. Bizim Karadenizliler’in dili dönmüyor doğrusuna....


Batum arkadaşları asla birbirlerini satmazlar, her şeyi birlikte yapar ve ölümüne birbirlerine güvenirler. Sağlam bir dostluğu ifade ederken neden “Batum Arkadaşı” dendiğini yıllar sonra öğrendim. Rivayet edilir ki İpekyolu üzerinde olan Trabzon’dan Batum tarafına gurbete gidenler olurmuş. Lakin bu Batum ve civarı eşkiyalığın kol gezdiği yerlerden olduğundan kimse yalnız gitmezmiş. Bu yolculuğa çıkanlar ortak bir kaderi ve zor günleri paylaştıklarından bu yolculuk boyunca birbirlerine daha çok bağlanırlarmış. Bu nedenle Batum arkadaşlığı ölene kadar kalıcı bir dostluğu ifade eder aslında.

Saakaşvili Avrupalarda yetişmiş, yetiştirilmiş, sonrada el yordamı ile Gürcistan’a başbaşkan olmuş zeki biri. Ama böyle bir devlet adamının, dört işlemi yapabilecek kadar bir zekaya sahip olan her ilköğretim çocuğunun bile akıl edeceği savaşın kıvılcımını yakmasının ardında, başka nedenler aranması gerektiği düşüncesindeyim

1,5 milyonluk ülkenin ABD’nin gölgesinde güneşlenmeye alışkın başbakanı, sahibinin sesini dinleyerek 170 milyonluk ülkeye savaş açmaya cesaret edebiliyor ve iki Rus helikopterinin pırpır etmesi ile tabana kuvvet kaçıyorsa bu tablo dünya siyaseti adına çok iyi sorgulanmalıdır. Saakaşvili, kendini bir Amerikan film senaryosunun figürü olarak görebilir ama birilerinin ona savaşın bir oyun olmadığını ve her savaş filminin iyi sonla bitmediğini hatırlatması gerekiyor.

2007 Yılı verilerine göre iki ülke karşılaştırması

 

Rusya

Gürcistan

Savaş Bütçesi

32.99 milyar dolar

538 milyon dolar

Askeri Personel

641.000

26.900

Ana Savaş Tankı

6.717

82

Zırhlı Araç

6.388

139

Jet Uçak

1.206

7

Ağır Top

7.550

95

ABD, yeni muhtemel başkanı Obama ile tükenen Irak savaş pazarından sonra yeni bir pazar olan İran’a girmeye hazırlanıyor. Gürcistan provaları ve benzeri olabilecek pek çok prova bu hazırlığın göstergesidir. Bölgede yaşanan bütün bu hareketliliğin sebebi İran’dır. Bölgede yaşanan pek çok önemli gelişmenin esas aktörü olan İran, ABD tarafından dört bir yandan sarılmak istenmektedir. ABD bu planı uzun zamandan beri yapıyor. Bu nedenledir ki yıllardan beri Afganistan tarafından İran kuşatılmış durumda. İran, geçtiğimiz 3-4 yıl içinde de aşağıdan yani Irak tarafından sarıldı. ABD, İran’ı yukarıdan yani ya Türkiye ya da Gürcistan tarafından da kuşatmak istiyor. Hem limanı hem de havaalanı olan Trabzon, bu nedenle hedefe oturtulmuş, seçilmiş idi zaten. Türkiye kartını oynamak isteyen ABD, alternatif kozu olan Gürcistan kozunu da masaya sürerek işi şansa bırakmamak ve İran’ı dize getirmek istiyor. İran yerle bir olmayı kabul eder ama ABD’nin bu baskısına boyun eğmez.ABD’de bin yıllık devlet geleneği olan İran’ın bu saatten sonra pes edip nükleer programından vazgeçmeyeceğini çok iyi biliyor.

İran’a gözünün üzerinde kaşın var diyerek sataşan ve onu yok etmek isteyen ABD, iktidara kendi elleri ile getirdiği Saakaşvili’yi iki kızkaçıran fişeği ile maymuna çeviren Rusya'ya hiç bir şey dememesi normal karşılanamaz. Peki kendi gücünü ve Rusya’nın gücünü bu denli iyi bildiği halde Saakaşvili’nin Rusya’ya savaş açmasına, açtıktan sonra da ABD’den yardım istemesine ama ABD’nin yardım etmemesine nasıl bakmalıyız o zaman?

Cevabı çok basit. ABD, yarın İran’a vururken sesini çıkarmasın diye Rusya’ya kendi şamar oğlanını tokatlatıyor bence. Tokatlatıyor da olan masum halka oluyor.  Ölen binlerce masum, bir ahlaksız pazarlığın kurbanları oluyor. Bütün bunlar yaşanırken birilerinin Trabzon planı asla rafa kalkmış değildir. Şimdi “Trabzon halkı böyle bir kirli savaşta asla ABD’den yana olmaz, İran’ı destekler” dediğinizi duyar gibiyim. Doğru. Ama bugünlerde Trabzon’da bir yabancı konsolosluk veya yabancı marka bir işletmeye yapılabilecek olası bir saldırıda masum Trabzonlular ölürse ne olacak? Trabzonlular İran’dan nefret etsin diye birilerinin bu olayın ipuçlarını İran’a doğru yönlendirmesini zor bir şey mi sanıyorsunuz? Hani Uğur Mumcu’yu da İran’daki mollalar öldürmüştü ya. Anladın sen O’nu.

Bu oyunu Türkiye gibi 3. dünya ülkelerinde onlarca kez oynamış olan güçlerin bir kez daha oynamaması için bir neden daha var mı? Bence yok. Bombacıyı mı nasıl bulurlar? Hrant Dink ve Santoro’da nasıl buldularsa gene öyle bulurlar. Ve güzel şehrimin insanlarına da Uzun Sokak’ta ve Meydan’da “Mollalar İran’a” diye bağırmak düşer.

İpekyolu kapandığından beri Trabzon şehri uzunca bir süre kendi haline kaldı. Dünyaya açık şehir her geçen gün içine kapandı, göç verdikçe şehir başkalaştı ve bir türlü büyüyemedi. Büyümeden geçen onca yılların ardından son zamanlarda yine insanlar Trabzon’dan Batum’a çalışmaya gidiyorlar. Yol eskisi gibi eşkıyalarla dolu değil gibi gözükse de onu bunu bilmem arkadaş. Suyun öte yanındaki adam niyetini bozmuş ve paldır küdür yatak odamıza kadar sızmış iken “Batom Arkadaşını” iyi seçeceksin.

Çok yerel oldu. Bu dar bölge milliyetçiliği bana göre diyenler için duruma uygun bir de Rus Atasözü’de var. Dileyen onu kullansın. “Ayı ile yatağa girilmez... 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::